Toplu zaafımız ve Erdoğan "Reis"

Abdullah Kuloğlu
Yazar : Abdullah Kuloğlu
Email : Abdullah Kuloğlu
Makale Tarihi : 10 Nisan 2014 Perşembe 14:56
Okunma Sayısı : 1058 Kez
  Yazarın Tüm Makaleleri

-Gelinen mevcut durumu nasıl görüyorsunuz.

A.Kuloğlu: Mücadele henüz politik çapta sürüyor. Bir taraf Siyonist taşeronluk adına hareket ederken, diğer tarafın durumu ise muğlak. Kendi adına ideal bir "ruh-sistem" adına mı yoksa nefsilikle karışık bir iman duygusu ile mi direniyor? Verilen desteğe rağmen bu konuda kafalar karışık. Sonuçta nasıl kabul edersen et!.. Aşağılarda olan bizler için temel mesele bu değil. Kişilere değil olaylara, hatta olayların doğurduğu "yeni dünya görüşü" ihtiyacına bakmalıyız. Durum ne olursa olsun, ister bir ideal adına isterse nefsini kurtarmak adına olsun, bu cendereden mevcut sistem içinde kalarak çıkmak mümkün olmadığına göre.. Sıkışıklık artıyor ve daha da artacak, bugün tezahürlerini görmeye başladığımız gibi, -millet çapında- alternatif bir sistem görüşüne açılan bir bünye olgunlaşıyor, daha da olgunlaşacak.. Mevcut sistemin, liberal güdümlü "dikta korkusuyla-demokrasi telkini" asimilasyon diyalektiğinin, iki yönden de tenkit mevzuu haline gelmesi kaçınılmaz. Çünkü millete ait asıl "duygu ve hayal", ne dikta ne de demokratik bilmem şu bu saçmalığı içinde kendisini ifade edemez. Milletin "kahraman ihtiyacını temsil eden"nin durumu ne olursa olsun -hakikatte idealist veya nefsi-, değişmez işimiz "politik desteğe karşılık doğru ideolojik telkin" ile bu sıkışmış ve mecbur milletin bir anlayış değişikliğine taşınabilmesidir. Yani ihtiyacı yönünde ve hayırlı şekliyle.. Teşbih yerinde ise, hava kurumuş, güneş tam tepede, kavurucu bir rüzgar esiyor. Ufacık bir kıvılcım yeter. Tek eksik BİZE AİT "DÜNYA GÖRÜŞÜ" kıvılcımı!

Kısaca iklimin bu kadar müsait olduğu şartlara doğru ileriliyoruz. Böyle bir vasatta "çok veya az" olmak önemli değil. Sadece doğan ihtiyaca karşılık verebilmek, bu keyfiyeti tüttürmek ve tutuşmaya hazır ve müsait tarafa doğru eğilmek yeterli.

-Tutuşmaya hazır tarafa doğru derken, Yeni Şafak'ta Yusuf Kaplan ve Akif Emre "dünya görüşü" ihtiyacına işaret ederken, diğer yandan bazı kalemler kesintisiz bir biçimde demokrasi, sandık ve milli irade vurgusu yapıyor. Yusuf Kaplan ve Akif Emre dikkat çekici değil mi?

A.Kuloğlu: Kaplan ve Emre'nin vurgusu daha çok "medeniyet" kavramı üzerinde. Açıkcası neyi kast ettiklerini bilemiyorum. Saygısızlık olarak görmesinler kabaca tercüme edersek dedikleri şu; müslümanlık özlü bir hayat ve düzen olmalı. Bu her müslümanın dileği.. Ahmet Davutoğlu'nun stratejik unsur olarak "tarih"i hesaba dahil etmesi gibi. Fakat sonuçta müşahhas bir teklif yok. Akif Emre'nin kapitalist düzen tiksintisi açık, Kaplan'nın "hız ve haz" medeniyeti dediği batı medeniyetinin tükenmiş olduğu tespiti. Karşı oldukları şey belli, kısaca mevcudu istemediklerini söylüyorlar. Eeee?!?

Özellikle Yusuf Kaplan'da şöyle bir hava var; Yeni bir dünya geliyor!.. Evet mevcut koktu ve hayat durmayacaksa yeni birşeyin geleceği muhakkak. Fakat motor nerede?! Daha önce Ahmet Davutoğlu için de aynısını söylemiştim. Gidenin gitmesi gerektiği konusunda birlikteyiz, lakin gelenin ne olması gerektiği şuuru bakımından birlikte miyiz? Sadece mücerret duygu ifadeleriyle icmalen iç dünyanda kucaklayabildiğin veya parça bölük müşahhaslarla bir bütün olan hayatın içinde dağılan tekliflerle olmaz ki!.. Ahmet Davutoğlu misal, tarihî olarak bize tanzimatla birlikte batı tarafından dayatılan demokratikleştirme programıyla, bugünün demokratikleştirme programı arasında nasıl bir bağ kurmaktadır. Zaman zaman görüldüğü üzere demokratikleştirmenin batının başına bela oluşu, bizim için "şifa budur" teşhisi için yeterli midir?

Diğerlerine gelince; tekerleme halinde demokrasi, sandık, milli irade... Yani? Bugün işine geliyor (keşke böyle olsaydı), sandıktan ne çıkarsa çıksın kabul diyebiliyor musun her zaman ve koşulda? İcmalen ve peşin bir iman kutbu mudur senin için sandık? Yoksa şöyle mi; sanıktan ne çıkarsa çıksın "Allah ve Rasûl"ünün bütün zamana ve mekâna hakim ölçüleri mi? Bir müslümana sorulmaması gereken bir soru ama başka çare de yok. Çelişki açık.. Eğer (!) ikincisine evet diyorsan, o zaman "işine gelen" ve bu yoldan başına bela olduğun batı'yı aşan teklifin ne? Yusuf Kaplan, Akif Emre, Ahmet Davutoğlu ve diğerleri ne diyor bu konuda? "Medeniyet" güzellemesi ve geldi geliyor beklentisini tasvir vs bunu anladık. Mesele hala ortada ama n'olcak, ne diyorsun? Mesele millete rağmen olmak değil, bunu demiyorum ama millete mal edeceğin "işine gelen demokrasi, sandık, milli irade" üstü müşahhas fikrî kimliğin ne?

Bu vesile ile pratik ve fiili bir duruma dikkat çekeyim. Başbakan Erdoğan'nın etrafındaki danışmanları da bu temel meselede suskundur! Politik ve pratik zekâları zehir gibi maşallah lakin "ideolojik boşluk"ları her hamlenin enerjisini emiyor. Halbuki hayat boşluk kabul etmez! Bu sebeple Başbakan Erdoğan bu boşluğu müslümanlık duygusu ve el yordamı ile doldurmaya çalışıyor. Böyle olunca da antidemokratik-diktatör olmak suçlamasıyla karşılanıyor. Başbakan duygu güdümlü yapıyor, diğerleri ise "aslında bu demokrasiye uygun" dedirtebilmek (!) için bunu sisteme göre tevil etmeye çalışıyor. Milletin itibarı duyguya ama tevilleri sindirmek için kıvranyor. Kısaca aksiyon önde fikir arkada şanzımanı dağıtıyor, ıkınıyor duruyor millet.

- Öyle ise bizde kelimenin tam anlamıyla -yani aksiyona yön ve istikamet verecek- fikir adamı yok..

A.Kuloğlu: Kelime zorundan aksiyon diyoruz. Yoksa istikamet -duygusunun değil- bilgisinin olmadığı yerde hiçbir hareket aksiyon değildir. Bu gözle bakarsanız ortada aksiyon değil bir hareketlenme var. Türkiye'de Ak Parti ve Arap Baharı bu keyfiyette.. Yıkıcı fakat kurucu değil. Salih Mirzabeyoğlu'nun basına yansıyan röportajından kısa bir nakil yapayım tam yeri gelmişken.

"Salih Mirzabeyoğlu: Arap Baharı ile aslında Müslümanlar ne kadar fikirsiz olduklarını gördüler. Yıllarca halklarını sömüren diktatörler öyle veya böyle devrildi, fakat boşluk doldurulamadı. Mısır’da Hüsnü Mübarek, Libya’da Muammer Kaddafi devrildi. Peki ne oldu? Yerine şuurlu bir yapı oturtulabildi mi? Aksine, Müslümanların ne kadar hazırlıksız olduğu ortaya çıktı.... İstenilen şey zaten Müslümanları şuursuzlaştırmak. Yönetim kabiliyetlerini zayıflatmak ve hatta yok etmek. Bilinç algısı kapalı, ne yapacağını bilmeyen bir İslam kitlesi istediler. Bunun aksini iddia eden, bir fikir ortaya koyan herkesi yok etmek istediler. "

Bir fikir ortaya koyan başta Salih Mirzabeyoğlu örneğinde olduğu gibi kendi tespit ettiği "yok edilme" hakikatini yaşıyor bugün kendisi. NİYE? Bu Başbakan'a çok şey ifade etmeli. Fakat "boşluk"ları ortaya çıktığında canı sıkılacak hasetçi tiplerin çarpıtma ve perdelemesinden bunu görebilir mi emin değilim.

-Bir kızgınlık ifadesi mi bu?

A.Kuloğlu: Şahsî bir kızgınlık ifadesi değil şüphesiz. Mesele ümmetin derli toplu bir oluş yoluna girmesi olduğunda bunun gereklerinin önüne "nefsî" bir takım kaygılarla geçilmesi yakışıksız ve çok çirkin. Bu çirkinliğe işaret ediyorum. Yoksa tanımam çoğunu. İman duygusu bakımından müslüman olanların "bütün bir sistem" şuursuzluğuna dikkat çeken Salih Mirzabeyoğlu herhalde bu "duygu" temelli aidiyete laf atmıyor. Mesele "ideolojik boşluk"ta. Kendi yerini ve niçin içeride tutularak itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını söylemiş. Başbakan'ın etrafındakilerin yine Başbakan nezdinde bu "itibarsızlaştırma"ya bilerek veya bilmeyerek tuttuğu çanağa dikkat çekiyorum. Hani güyya "biz varken.." der gibi.. Çirkinlik dediğim bu. Sen öyle olsaydın orada değil ya mezarda yada Salih Mirzabeyoğlu'nun yan koğuşunda olurdun. Bu görülemiyor. Hedef olmak ve aynı akibetin yaşattırılması konusunda da "biz varken..." niye diyemiyorsun?!

Tabii haksızlık da etmek istemem özellikle darbe dönemlerinde "iman duygusu" seviyesinde bir müslümanlık da hedef olmak için yeterlidir. Bugün Mısır'da 529 müslümanın idam edilmek istenmesi bunun ispatı. 28 Şubat'ta biz de aynısını yaşayacaktık. Sonradan cesaretleri kırılınca post-modern bir darbeye dönüştü. Niçin cesaretleri kırıldı? Bunu başka bir sohbette ele alırız... Lafı getirmek istediğim yer şurası; bugün Başbakan'nın batı açısından belirttiği talî ve yarım tehlikenin asıl ve tam bir tehlikeye dönmesi, millet ile birlikte bağlısı bulunduğu iman duygusunun müşahhas bir "dünya görüşü"yle kalıbını bulabilmesiyle mümkün. DİKKAT EDİN! Bu gözle bakıldığında "bir fikir ortaya koyan" Salih Mirzabeyoğlu'nun asıl ve tam tehlikeli yönü gözüküyor. Veya hadi milletin nefsini tahrik etmeden söylersem, kimden gelirse gelsin bizden birisinin ortaya koyacağı kendimize ait bir "dünya görüşü" şartını ikmal etmek asıl tehlike. Hoş Salih Mirzabeyoğlu'nun bizden olduğu belli. Milletin bu konuda bir sıkıntısı yok, darbecilerin "itibarsızlaştırma" kuşatması darmadağın oldu şükürler olsun. İşte görülüyor konuşuyoruz, yazıyoruz.

- İslam Dünyasında Türkiye'nin Başbakan'da tezahür eden bu duygu ile birlikte sahip olduğu prestij düşünüldüğünde bu daha da önemli değil mi?

A.Kuloğlu: Dünyaya yepyeni bir düzen ve soluk getirecek ve şu köhnemiş "liberal demokratik dünya düzen" yerine müşahhas bir İslamî "dünya görüşü" öncülüğünde "ümmetin mevcut bütün başıboş ve samimi verimlerini" derli toplu bir kuvvet haline dönüştürmüş bir İslam dünyası. Kakafoni değil senfoni. Bizim için cennet, batı için kabûs bir ahenk dünyası. Elbette bunu mümkün kılmanın baş şartı MÜŞAHHAAS İslamî bir dünya görüşü olduğuna göre sorunuza bütün hüviyetimle evet diyorum. "Beste"nin olmadığı yerde "REİS", kemancı, davulcu, piyano ne yapsın!?

Böylesine bir "boşluk" bu kadar açıkken, pozisyonu ister köşe yazarı ister bürokrat ister politik lider ister ahlâkçı olsun, hatta bunlar parça parça kendi işlerinin hakkını veren ne kadar samimi, zeki ve yetenekli kişiler-topluluklar olurlarsa olsunlar, buradan ne çıkabilir ki? "Dünya Görüşü"-Beste olmadan!

Başbakan'nın "muhafazakâr liberal demokrasi" bestesine bağımlılık içinde batı hegomanyasına karşı söyledikleri.. Bu besteyi niye illa sen çalıyorsun, biz müslümanlar da çalabiliriz der gibi bir tuhaflık.. İyi de bu beste "Allah ve Rasûlü"nün getirdiklerini yok saymanın bestesi?!?!? Buna rağmen "Niye biz değil de sen?!" diyen o iradeye politik destek verirken söylediğimiz de şu; "Niye Allah ve Rasûlü'nün ölçülerine uygun bestemiz değil de, onların bestesi?!?"

Başbakan güyya onların bestesini çalacağım derken, böyle bir görüntü içinde güç devşirmenin imkânı olarak "işine öyle geldiği için" seviyesinde söylüyor olsun söylediklerini... Buna birşey dediğimiz yok. Lakin bu durumda kadrosunu ve milletini müşahhas olarak "kendi beste"mize hazırlamak gibi bir mükellefiyetin şuurunda olması gerekir. Star Gazetesi'ne "Büyük Doğu" Dergilerini dağıttırmakla, bir konuşmasında gençliğe Necip Fazıl Kısakürek'in Gençliğe Hitabesini okumakla, "76 milyon hep birlikte Büyük Doğu'yu kuracağız!" demekle bu işin olamayacağı açık. Sistemli bir teşkilat çalışması, medya imkânlarının milleti hazırlayıcı çabası vs gibi olmazsa olmaz gereklerine yapışması lazım. Mevcut teşkilat, medya, parti, stk kadrolarına bakıldığında böyle bir kadro keyfiyeti gözüküyor mu? KOCAMAN bir HAYIR diyeceğim buna. Zaten öyle bir niyet olsa, Salih Mirzabeyoğlu gibi dinamik ve derinlikli 28 Şubat Mahkûmları çoktan özgürlüğüne kavuşturulurdu. Pekiyi bundan sonra olur mu?

Dediğim gibi iklim müsait, güneş tepede! Millet olarak bizim Ahmet, Mehmet vs gibi şahıs davamız olmadığına göre, böylesi bir boşluğun devam ettirilmesi halinde ikinci bir Pensilvanya olayının patlaması kaçınılmaz! Birinci Pensilvanya ile yüzleşen millet bununla da yüzleşir ve aşar! Bu bir temenni cümlesi değil, anlıyorsunuz. Salih Mirzabeyoğlu'nun deyişiyle söyleyecek olursam "önemli olan ümmetin faydası!".. Ümmet faydasının söz konusu olduğu yerde ise kimsenin hatrına bakılamaz. İnşallah bundan sonra gereklerine uygun hamleler yapılır.

-Pekiyi bitirelim, bence gayet net oldu.

A.Kuloğlu: Umarım bu netlik bebekçe bir mızmızlıkla değil de, şahsiyetli ve olgun dert sahibi bir adamın kıymetlendirici anlayışı ile karşılanır. Derdimizin üzüm olduğu görülmeli. Biz sonuçta birbirini kollayan bir sevginin birbirine bağladığı kardeşleriz. Ve son söz Mirzabeyoğlu'nun Akit Gazetesi ile yaptığı röportajın son cümleleri olsun.

"Salih Mirzabeyoğlu: Bizi sevenler, selam söyleyenler, iletenler ve kalbinde bize sevgi besleyenler sağ olsunlar. Allah yar ve yardımcıları olsun. Müslümanlarla ilgili ise şuurlu olmalarını tavsiye edebilirim. Kuru politikaların esiri olmasınlar. Bu durumu aşsınlar. İçgüdülerini akılla denetim altına alıp, aklı da İslam’ın emrine versinler."

Bu şuur ve akıldan neyi kast ettiğini koca bir külliyatla yazdığını ilave olarak belirteyim. Belki boşluğun belirttiği eksiği ilgilileri orada bulabilir.

Yorum yapmak için lütfen sisteme üye girşi yapı

Üye Olmak İçin Tıklayın | Üye Girişi

Çok Okunan Makaleler